Savaşı İran mı kazandı? | Reza Talebi ile söyleşi

17.06.2026 medyascope.tv

17 Haziran 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. İran, ABD ve İsrail savaşı bitti gibi, ama hâlâ birtakım belirsizlikler var. Peki nasıl bir anlaşma söz konusu, kim kârlı çıkıyor? Bütün bunları İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuşacağız ama bu sefer stüdyoda konuşacağız. Biz Reza Bey'le bu krizi başından itibaren, kendisi Almanya'da, Leipzig’deyken Zoom üzerinden yapıyorduk. Hani ‘’iyileşecek hastanın ayağına doktor gelirmiş’’ derler ya, tam sizin İstanbul seyahatinize denk geldi. Bekliyor muydunuz bu anlaşmayı? Hep bir ateşkes var deniyor, kesintiye uğruyor. Trump bir gün bir şey söylüyor, ertesi gün başka bir şey söylüyor. İran rejimi de farklı açıklamalar yapıyordu. Şimdi her iki taraf da "anlaştık" diyor. Bu sizi şaşırttı mı?
Reza Talebi: İlk önce teşekkür ederim davetiniz için. Ne güzel ki İstanbul'da karşı karşıya geldik. Yüz yüze konuşmanın atmosferi çok farklı. Belki cuma günü İranlılar ve Amerikalılar bunu tecrübe ederler; yüz yüze konuşmak ne kadar iyi bir şeymiş aslında. Tabii ben bekliyordum, olacaktı sonunda. Böyle bir şeyin olmasını çok bekliyordum, ancak nasıl olacak ve içinden ne çıkacak bilmiyoruz. "İranlılar ve Amerikalılar nasıl yüz yüze görüşebilirler?" diye bazı insanlar şaşırabilir. Yıllardır görüşüyorlar aslında, medyaya lanse edilmiyor. İran ve Amerika, devrimden sonra farklı konularda, farklı boyutlarda görüşmüşler. Amerika, Irak'ı işgal etmeden önce de İranlılarla görüştü. Afganistan meselesinde de İranlılarla görüşmeler yaptı. Daha önce İran-Irak savaşı için ve hatta, meşhur İran-Kontra olayının perde arkasında da Amerikalılar görüşüyordu. Ancak Trump dönemi çok farklı bir şey. Nixon'ın "deli adamlığı" dediğimiz öngörülemezliği gibi, bu öngörülemezliği kendine bir avantaj hesap eden bir Trump var. Tabii ki bunun Amerika'ya yararları da olabilirdi. Çünkü aba altından sopa gösteriyordu ve istediği şeyleri savaşmadan alıyordu. Ancak burada İsrail'in isteğiyle mecburen bir savaşa girdi. Belki bazıları "Çok basit bakıyorsun, böyle bir şey olur mu? Amerika'da CIA var, NSA var, farklı kurumlar var" diyebilir. Ancak galiba oluyormuş. Görünen o ki Amerika İsrail'in isteğiyle bir savaşa girdi ve nitekim istediği şeylere ulaşmadı. İsrail belki “geçici” bir şekilde hedeflerine ulaştı. İsrail, farklı boyutlarda hücreleriyle beraber İran sistemi içerisine nüfuz etti. Parayla, pulla ya da rejimin yaptığı baskıdan dolayı çok insanı tatmin edip kendi tarafına çekti. O olayları zaten 12 Gün Savaşı’nda gördük ve İran'ı zımnî bir "başarısız devlet" (failed state) hâline getirdi.

Ruşen Çakır: Sözünüzü keseceğim özür dilerim. Siz İranlısınız ama ben de dışarıdan bir İran gözlemcisi olarak, İranlıların millî duygularının çok güçlü olduğunu biliyorum. İsrail'i sevseler de sevmeseler de, daha önce sizinle bir yayında da konuştuğumuz gibi, İran'ın Şah dönemi ve devrim sonrası döneminde istihbarat çok merkezî bir kavram. İstihbarat konusunda İsrail tarafından hallaç pamuğu gibi atılmış olmasının, herhâlde İran toplumu nezdinde çok ciddi bir travmatik etkisi olmuştur diye düşünüyorum. İranlılar bunu kolaylıkla kabullenebiliyorlar mı? İsimlerin kolaylıkla bulunabilmesi, bombalanabilmesi, Hamaney'in daha ilk başta kolay bir şekilde öldürülmesi, aslında ulusal gururu da inciten hususlar değil mi?
Reza Talebi: Tabii ki, önemli mesele de budur. Eski İran İstihbarat Bakanı Ali Yunusi bir programda, ‘’Bizim içimize o kadar sızmışlar ki kimin MOSSAD ajanı olup olmadığını fark edemiyoruz" demişti. Devrimden sonra SAVAK hiç değişmedi; İran istihbaratı, Şah dönemindeki aynı istihbarattı, çekirdek kadro değişmeden devam etti. Ancak bir nüfuz artmıştır. Öyle ki MOSSAD’la savaşan birimin başındaki adam MOSSAD’a çalışıyormuş. Bunu ben söylemiyorum, Mahmud Ahmedinejad canlı yayında "Adamı atadık, sonradan bana bilgi geldi ki adam MOSSAD’a çalışıyormuş" dedi. Nükleer müzakerelerdeki baş müzakerecilerden kaç tanesini Devrim Muhafızları istihbaratı alıp sorguladı. İsrail'e çalışıyorlarmış. Doğrudur, yanlış olanlar da vardı. Mesela, İran'da farklı nükleer bilim adamlarına saldırı oldu. 15 kişiyi yakaladılar ve "Siz MOSSAD’a çalışıyorsunuz" dediler. Aslında o 15 kişi çalışmıyordu, başkaları çalışıyordu ve onları kurban verdiler. Adam aklanınca BBC'ye anlatıyor; İran İstihbarat Bakanlığı sorguya alıyor, yurt dışından gelen bir Devrim Muhafızı generali, bombanın patladığı yeri soruyor. Adam ‘’tel örgülerden 100 metre mesafedeydim deyince general, "Bir kilometreye kadar her şey paramparça olmuş, dağılmış patlamada. Sen nasıl yüz metre mesafedeydin? Yalan söylüyorsun" diyor. Burada iki istihbarat örgütü birbirine giriyor. Sistem o kadar çökmüş ki. Siz ideoloji üzerinden birilerini getiriyorsunuz. Kadrolarda liyakat olmadığı zaman, para, makam ve mevki ile hâkimiyete yakın olduğu için, alınan bu insanlardan millî bir insan çıkmıyor.

Ruşen Çakır: Biz tekrar olayımıza dönelim. Sözünüzü kesmiştim istihbarat meselesinde. Anlaşma ilan edildikten ve Pakistan arabulucu olarak "Anlaşmaya varıldı" dendikten sonra, ortada birtakım maddeler dolaşıyor ama farklı farklı şeyler var. Her kafadan bir ses çıkıyor da denebilir. Şu hâliyle, en güvenilir hâliyle, varılan mutabakat neyi kapsıyor, neyi kapsamıyor?
Reza Talebi: Anlaşma 14 madde, bu hiç değişmedi. Bu İranlıların ilk başta gönderdiği 14 maddeydi; “Aslında dinî liderin 10 maddelik kırmızı çizgileriydi, o şekilde Amerikalılara sunduk” diyorlar. JD Vance’in de söylediği gibi, detayları orada konuşulmamış ve mutabakat metni bu şekilde hiç değişmedi. Amerikalılar neyi değiştirmişler onun da farkında değiliz, çünkü metinde herhangi bir değişiklik yok. Arkada başka bir metin var, olabilir de. Çünkü anlaştıkları başka bir şey var. Biz sadece 14 maddeyi biliyoruz.
O 14 maddeye baktığımız zaman, böyle bir algı oluşuyor: İran kazanmış, “Lübnan cephesinde ve bütün cephelerde ateşkes olacak” diyor. Doğrudur, ateşkes yoktur. İsrail ihlal ediyor ve her gün Lübnan'ı bombalıyor. Ancak İran'ın ona karşı bir tavrı yok. Çok ilginç. Sahada böyle bir ateşkes yok, ancak İran hâlâ karşılık vermiyor. Biz son günlerde anlaşma yapılacağını nereden fark ediyorduk? Hatta İran, Amerikan donanmasına da doğrudan ateş açmıyor, sadece uyarı ateşi açıyordu. İsrail'i 31 tane balistik füzeyle vurdu. Doğrudur, simgesel olarak o yerlerden vurdu, ki onları İsrail vurmuştu. Ama 31 balistik füze çok zayıf bir karşılık. Görünen o ki, bir anlaşmaya günler öncesinden gidilmişti. Hatta “çarşamba günü biz bu anlaşmayı Trump'a verdik” dediler. Ertesi günü de İsrail Lübnan'da bu ihlali yaptı. Lübnan'ı da buna dâhil etmişler.
Ancak ben Lübnan meselesinin başka türlü çözüldüğünü düşünüyorum. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, daha savaştan önce Beyrut'a gitmişti ve orada resmi bir karşılama olmadı biliyorsun. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, İran Büyükelçisini kabul etmedi, istenmeyen şahıs ilan etti. Hâlâ elçilikten çıkamıyor zaten, elçilikte kalıyor. İhtilaflar oldu. "Hizbullah meselesi Lübnan'ın millî meselesidir, biz karışmıyoruz" dedi. Bundan geri adım atmışlar. Lübnan asıllı Amerikan Büyükelçisi Michel Isa da bunu söylüyor. “Biz Nebih Berri (Lübnan Temsilciler Meclisi Başkanı) ile görüştük. ‘Nebih Berri, ‘’geçici ateşkes istemiyoruz. Ben Hizbullah tarafından konuşuyorum. Tam bir ateşkes istiyoruz sizden” diyor. İran buna yeşil ışık yakmasa Hizbullah bunu yapmaz. Nitekim, Hizbullah’ın Genel Sekreteri Naim Kasım da teşekkür etti. Belli ki Hizbullah, Irak'ta olduğu gibi bir geri adım atmış. Irak Başbakanı Ali Zeydi ABD’ye geldiğinde Amerika'yla bir mutabakat yaptılar. Eski Başbakan Maliki gelmedi. Zaten Maliki'nin gelmemesi Amerika için pozitif bir ışıktır. Husiler meselesi başka. Bu birinci madde.
İkinci mesele yaptırımların tamamının kaldırılması. Bu çok iyi bir madde. Ama yaptırımların hepsinin kaldırılmasına inanamıyorum. Üstelik bir de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yaptırımlarının kaldırılması. Çünkü İran'ın nükleer programına yönelik BM yaptırımlarını kaldıran 2231 sayılı karar bittikten sonra, İran'a bütün yaptırımlarının geri döndüğünü biliyoruz. Güvenlik Konseyi’nin 1929 sayılı kararın yaptırımları çok sert yaptırımlar, Bunların hepsinin lağvedilmesi ve yaptırımların kaldırılması çok zor. İran'ın çoğu yaptırımları da bir nevi Kongreye bağlı. Başkanın Kongreyi nasıl çözeceğini bilmiyoruz. Geçici kararla belki bir şey yapabilir, ki İranlılar bu iddiada. Ancak Amerikalılar “Hayır öyle bir şey yok, yeni yaptırımlar yapmayacağız, diğerlerini de gevşeteceğiz” diyor.
En önemli meselelerden birisi, İran'ın farklı ülkelerde bloke olmuş paraları. 1981 Cezayir Anlaşması'ndan bu yana İran ve Amerika arasındaki bazı maddi sorunlar çözüldü ama sorun devam ediyor. 125 milyar dolarlık para var, bu paranın faizi var ve bunu serbest bırakmıyorlar. 24,5 milyar dolarda bir takıntı var. O rakam da nereden geliyor bilmiyoruz. 6 milyarı Katar'da bloke edilen 6 milyar dolar var. Kur farkında da hâlâ ihtilaf var. ‘’Siz çevirmişsiniz, bu kadar değil. Katar'da bulunuyor’’ deniyor. Katar Emiri gitti, Tahran'da Hamaney ile görüştü, Hamaney “Bizim paramız sizde. Siz bir adım atın paramızı verin” dedi. ‘’Para bizde değil’’ dendi. Para Almanya'da Katar'ın hesaplarındaydı. Orada da değil. Onu bırakacaklar. Onu Amerikalılar kabul etmedi. 6 milyarı galiba Katar'da olacak. İran istediği şeyi söyleyecek. Katar'a sipariş edip alacaklar. Ama 24,5 milyar nasıl çözüldü aralarında? Belki Katar bir miktarını kredi verecek ya da vermeyecek, onu da bilmiyoruz. Geri kalan para, ki bu 300 milyar dolarlık bir sandık açılacak. Bu sandık aynı Gazze'de olan sandık. Gazze'de de oldu. Hâlâ onun parasını kim verecek bilmiyoruz, muğlak bir şey var.  Esas meselelerden birisi nükleer meselesi.

Ruşen Çakır: Evet. En kritik mesele.
Reza Talebi: Evet. Nükleer programına 2 trilyona kadar harcama yapan bir İran var. Şu anda siz 2 trilyon harcama yapmışsınız, bir savaş maliyeti bundan dolayı size yüklenmiş ve bir anda bunu Amerikalılara vereceksiniz. Tabii ki kendi içlerindeki radikaller ve daha ideolojikler bunu kaldıramıyor, “Biz bu kadar masraf yaptık, bu kadar kan verdik ve siz bunu iki elinizle Amerikalılara veriyorsunuz, neden yaptık bunu?” diyorlar. Gerçekten 2 trilyon dolar harcama oldu. Üç tesisiniz vuruldu ve ‘’İsfahan tesisinin altında 200 kilogramlık %60 uranyum var’’ diyorsunuz. İranlılar tesisi açmak yerine, kimsenin girmemesi için önünü iyice kapatmışlar. Amerikalılar gelip tesisi açacaklar kuşkusu da var.
Amerika “450-480 kg %60 uranyumu bize verin” diyor. Hâlbuki bu bir kısmı. İran'ın 9 ton uranyumu var. 3.65 ve 25 kilogramlık %90 uranyum var, ki ondan 10 tane atom bombası yapabilir. “Bunu bize vereceksiniz” diyor. Daha savaştan önce anlaşmışlar. İran “Bütün ülkelerle beraber bir konsorsiyum yaparız, onlar gözlemci olurlar. Biz bunlarla beraber uranyum zenginleştirmesini yaparız. 10 sene 3.6 zenginleşme -ki JCPOA'de (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) vardı- şeklinde devam ederiz.” dedi. Galiba burada bir anlaşma var. Galiba 12 sene İran uranyum zenginleşmesini yapmayacak, çoğu tesisini kapatacak. Bunun örneği de var, yeni değil. Şaşırılıyor ama.

Ruşen Çakır: Kesin olarak kabul edilen husus ‘’nükleerde bir karşılıklı anlayış oluşmuş’’ hususu. 
Reza Talebi: Tabii ki. Bir de daha önce de bunun aynısı yapılmış. İnsanlar ‘’Bu, Obama ile yapılan anlaşmanın aynısı. Bu kadar savaş yapıldı bu noktaya mı geldik? Hiç fark etmedi” diyorlar.

Ruşen Çakır: Tabii. Bir de hep söylenen, Trump'ın en büyük zaferinin Hürmüz'ü açmak olması. Ama Hürmüz zaten açıktı. Herkes bunu söylüyor ama hâlâ birtakım bulanıklıklar var galiba Hürmüz konusunda.
Reza Talebi: Evet. Aslında Hürmüz Boğazı zaten defacto olarak açıktı. Devrim Muhafızları "Biz izin verdik" diyordu, formalite bir şekilde izin veriliyor. Yakın zamanda oradan geçen hiçbir gemiye uyarı ateşi dahi açılmadı. Benim düşündüğüm kadar mayınlama da yok. O da boşuna bir tehditti. Bu mayınlar nerede? Kim bu mayınları toparlayacak? ‘’ Burada mayın var, buradan geçemeyiz.’’ Deniyordu ama bildiğim kadarıyla Hürmüz Boğazı'nda mayın yok. Tabii ki elektromanyetik, deniz altında olan uzaktan kontrollü mayınlar olabilir, ancak gezgin mayın yoktur. Hürmüz Boğazı açık ve ayrıca abluka da kalkmış. Şu ana kadar İran'ın 3,8 milyon varil petrolü geçti. Amerikalılar onda herhangi bir engelleme yapmadılar. İranlılar bunu da istiyordu. Amerikalılar "30 gün içerisinde Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının kaldırılması gerekiyordu ve biz de ablukayı kaldırdık" diyordu. Ancak eş zamanlı kaldırmışlar bunu. O iş çözülmüş. Sizin söylediğiniz gibi, hastalığı üretip ondan sonra ilacını da ürettiler. Aslında hastalık yoktu.

Ruşen Çakır: İsrail konusunda çok önemli bir soru işareti var. İsrail konusu. Geçen gün biz Transatlantik'te https://medyascope.tv/2026/06/15/tum-yonleriyle-abd-iran-anlasmasi/ Ömer ve Gönül'le de onu konuştuk. İsrail hiçbir şekilde memnun değildir. Anlaşmanın olmaması, olsa bile hayata geçirilmemesi, geçirilse bile sonra bozulması için elinden geleni yapacaktır diye varsayıyoruz. İsrail için çok önemli. Sizce İsrail sorunu da aşılmış olabilir mi?
Reza Talebi: Amerika ve İsrail, kaynana ve gelin gibiler. Çok yakınlaştıkları zaman kavga çıkar... Schopenhauer'in ‘’kirpi mesafesi’’ sözü vardır ya, o kirpi mesafesini koruyorlar. Aslında bu Reagan döneminde başlıyor. Sadece Trump değil, Amerika başkanlarının çoğunun İsrail'le ufak tefek problemleri oldu. Mesela 1982'de Menahem Begin tarafından Lübnan bombalandığı zaman, Reagan arıyor ve çok sert bir şekilde "Sen Holokost yapıyorsun” diyor. O da "Ben Holokost'un ne olduğunu anlıyorum" diyor, ondan sonra bombardıman bitiyor. Etkin bir şekilde hem etkileri vardı hem de tabii ki İsrail'i bir yandan da koruyordu. Ancak ihtilafları da vardır, örnek olarak Libya meselesi. Libya'da Amerikalılar ve Britanyalılar, Seyfülislam Kaddafi ve Musa Kusa ile görüşüyordu, İsraillilerin haberi yoktu. İsrailliler bundan pek memnun değildi. Nitekim yine Begin döneminde Irak'ın nükleer programını vurdukları zaman Amerikalılara haber vermedi. Veya İsrail'in nükleer programı. Kennedy olayını biliyoruz. Hatta Ben-Gurion "Biz Amerika'nın kölesi değiliz. Biz kendi çıkarlarımızı düşünürüz" diyor. Şu anda İsrail'deki radikaller de aynı şeyi söylüyor. Smotrich, Ben-Gvir ve hatta ona karşı olan Yair Lapid aynı dilden konuşuyorlar ve “Burada ilk olarak öncelik İsrail'dir “diyor. Tıpkı, Amerika'da "Önce Amerika" politikasının yerleştirilmesi gibi, şimdi aynısını İsrail'de de görüyoruz.
Ancak bu büyük bir çatlak değil. Bunların arasında tabii ki askeri anlaşmalar, stratejik çıkarlar var. Ancak nereden başladı? Çünkü İsrail, MOSSAD, yaptığı planla beraber herkese gitmiş. Hatta Blinken, Obama’nın “İsrailliler bize de geldiler. Bunu yapın, bizimle beraber olun’’ dediğini söyledi. ‘’İran çökecek, İran rejimi gidecek. Mollalar gittikten sonra da sulh-u sefa, gülistan olacak" demiş. Hatta MOSSAD da buna karşı geldi. Ancak Trump bu oyuna girdi. AIPAC etkisinden mi yoksa perde arkasında başka bir olay mı vardı, bunu bilmiyoruz. Sonuçta bu, İsrail'in bir savaşı oldu ve Amerika'ya hiçbir şey kazandırmadı. Amerika zarar etti. 35 milyar doların üstünde bir masrafı var. 14 üssünde radarlar vuruldu. Petrol fiyatı, benzin fiyatı… Kasım ayında ara seçimler var. Seçimlerde de Kongre kaybedecek mi, etmeyecek mi? Yanı sıra İsrail'de de seçimler var.
İsrail savaşı neden bırakmayacak diyorum? Hatırlarsınız, 2006'da Ehud Olmert de Lübnan'la savaştı. O savaştığı zaman %70'lerde bir oy oranı vardı, anlaşmaya gitti, oy oranı %20'lere düştü. İsrailliler, savaşı bıraktıklarında oy oranlarının düşeceğini, Likud’un kaybedeceğini biliyorlar. Bunu Netanyahu da biliyor. Ama İsrail devam ediyor. Karşı taraflarla da görüşmüş. Belki ekimden sonra İsrail'de bir rejim değişikliği olabilir, Netanyahu'nun sonu gelebilir. Bunu da bir hatırayla anlatıyorum size: Netanyahu'nun gelmesi, radikal eylemlerin, hatta İran'daki radikallerin çıkarları İsrail'in çıkarıdır. Hatta bu ‘’radikal İslamcılık’’ dediğimiz İsrail'in işine ne kadar yarar? Meşhur İsrailli gazeteci Ronen Bergman, Kalk ve Önce Sen Öldür adıyla Türkçeye çevrilen kitabında şöyle anlatıyor: Şimon Peres döneminde seçim vardı. Netanyahu da seçime girmiş. Peres, MOSSAD başkanıyla beraber Arafat'la görüşmeye gidiyor. Arafat’a "Muhammed Deif'e roketleri çok atmamasını söyle. Bu gelirse çok kötü olacak’’ diyorlar. Ama atıyor. Seçimi Netanyahu kazanıyor. Hatta Arafat hastaydı ve eliyle Peres’e yemek ikram etti. Peres iğrenmiş. Mecburen onun gönlünü almak için o yemeği aldı" diye anlatıyor Bergman. Arafat, ‘’Ben Deif’i tanımıyorum’’ diyor. Hamas tarafından roketleme devam ediyor, Netanyahu'nun oy oranı yükseliyor. Sonuçta Netanyahu geliyor ve bütün bölgenin başının belası oluyor. Bunların hepsine baktığımızda, radikal eylemler Netanyahu gibi bir insanı yaratabilir, daha ideolojik davrandığımız zaman zemini ona müsait edebilir ve bunun da insani boyuttaki sonuçlarını maalesef görüyoruz.

Ruşen Çakır: Peki, İran'a gelelim. İran kazandı mı? Kazanmış gözüküyor sanki.
Reza Talebi: Yenilgi, İran veyahut daha indirgesem Şii kültüründe yoktur aslında. Ya siz şehit olursunuz, başarırsınız, öbür tarafa gidersiniz veyahut kazanırsınız, fetih yaparsınız. İki tarafta da yenilgi yoktur. İran hiçbir zaman yenilgiyi kabul etmez. “Biz kazandık” diye bir atmosfer yaratıldığını görüyoruz. Bu tam bir yenilgi mi kazanç mı bilmiyorum. Çünkü öyle bir dünyadayız ki kavramların da anlamı kalmamış. Mesela biz “Ateşkes var” diyorduk ama savaşı da görüyorduk. Bu nasıl bir ateşkes ki savaş var? İç içe girmişler. İran'da da o şekilde. Birincisi, İran rejimi, kendi toplumuna yenildi. Toplumu kutuplaştırarak, 47 yıldır süren yanlış politikalarla, maalesef toplumda hükümete hiçbir güven kalmamış. Hatta siz doğruyu söylediğiniz zaman size hiç güvenmiyorlar. Böyle bir toplum hâline geldi. Zaten aylar öncesinde sokaklarda durumunu gördük. Nasıl bir ideolojik İslam kılıcı çekip insanların kafasını kesebiliyor? Bunu telvihen söylüyorum. Böyle bir toplum yarattı ve bu toplumla yıllar boyu yaşayacak. Amerikalılarla anlaşabilir, İsraillilerle anlaşabilir, ancak içeride böyle bir sıkıntı var. İran, devlet olarak kendi halkının karşısında yenildi ve yenilmese de kendi halkı onu yenildi zannediyor. Siz ne kadar da başarı simgesi ortaya getirirseniz getirin, siz toplumunuzun karşısında yenilmişsiniz, toplumun size güveni yok.
Diğer taraftan, başarılar da olabilir. Birincisi, ayaktan düşmedi. Yani İran rejimi dağılmadı, bu bir başarı olabilir. Her şeye rağmen, Amerika'nın, İsrail'in bu kadar saldırısına rağmen ayakta durdu. Tabii ki İran'da ekonomik buhran vardı. Ama ekonomik bir kıtlığa doğru gitmedi, o da çok önemli. Bir direnç vardı ve bu hâlâ devam ediyor. Belki bundan sonra devam etseydi yenilebilirdi. Çünkü İran'ın 6 aylık bir stratejik stoku vardı ve toplumda da bu %90 enflasyona bir dayanıklılık vardı. Toplumsal olarak belki buna dayanabilirdi. Ama bana o dönemde bu soruyu 6 ay sonrası için sorsaydınız, belki “Yenildi” derdim. Yani kazançları da oldu. İran Amerika'nın 14 üssüne saldırdı. Tabii ki kimse inanmıyordu. İHA'larla, balistik füzeyle, Ürdün'e, İsrail'e saldırdı, büyük üsleri hedef alarak 35’ten fazla Amerika uçağını yok etti. Ayrıca, Amerika İran karşısında o kadar başarıya ulaşmadı, askeri kapasitesini bitiremedi. "Deniz kuvvetlerini bitirdik" dedi, ben hâlâ ayakta olan 12 tane savaş gemisi sayabilirim. İran'ın bütün “Kilo” sınıfı denizaltıları ayakta. İran Hava Kuvvetleri, İran'ın doğusunda bulunan taktiksel hava üslerinde hâlâ devam ediyor. Hatta çok ilginçtir, İran bir tane F-5'le Amerika'nın Kuveyt'teki El-Udeid kampını vurdu. 70 senelik bir uçakla vuruyor. Ayrıca İran için Hürmüz Boğazı atom bombasından daha önemli oldu, İran onu kullandı ve "Şu ana kadar biz yanlış yapmışız. Hürmüz Boğazı'nı kapatsaydık, Amerikalılardan daha çok imtiyaz ve puan alabilirdik" dedi. Karşı tarafın da aynı şekilde İran'a karşı yenilgileri ve başarıları oldu.

Ruşen Çakır: O konuya gelmeden, İran'la ilgili birkaç şey daha sormak istiyorum. Rejimin daha sertleştiğini biliyoruz. Devrim Muhafızları, neredeyse mutlak denebilecek bir kontrol sağladı. Hatta Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan istifa etmek istediği doğruydu, değil mi?
Reza Talebi: Tabii, kırılganlıklar vardı.

Ruşen Çakır: Evet. "Benim hiçbir gücüm kalmadı" dediğine dair rivayetler dolaştı. Bir kere bu, İran'daki iktidar dengelerinde çok büyük bir değişim herhalde.
Reza Talebi: Evet. Buna bir yumuşak darbe de diyebiliriz. Savaş İran'da bir toplumsal değişikliği kısır bıraktı. İran'da eskiden eylemlerde tesettür meselesi vardı. Siz Tahran'ı görmüşsünüz, zaten ziyaret etmişsiniz. Şimdiki Tahran'a bakarsanız, dünya kadar fark var. İnsanlar İstanbul’daki gibi serbest; tesettür yapan yapıyor, kimse birbirine karışmıyor. Bu, halkın bir başarısıydı ve halk gittikçe despot bir rejime karşı ilerleyip bir noktaya varmaya doğru gidiyordu. Ancak savaş bunu kısır bıraktı. Savaş, sizin bahsettiğiniz gibi Devrim Muhafızları'nın işine yaradı. Devrim Muhafızları daha kenetlendi. İsrail'in vurduğu komutanlar bir yerde kayıp, bir yerde de başarı oldu. Yeni, genç ve daha radikal, daha birbirine kenetlenen komutanlar geldi. Devrim Muhafızları bir anda nefes aldı ve kenetlendiler. 10-15 milyon bir kitleleri vardı, İran İslam Cumhuriyeti'ni daha sert bir şekilde çembere aldılar ve bu şekilde savundular, çünkü bu gemi batarsa hepsinin batacağını biliyorlardı. Bu, milli meseleden, toprak meselesinden de öteye bir şeydi ve bunlar birbirini korudular. Devrim Muhafızları yönetimi de tamamen ele aldı. Ekonomi %60 onların elindeydi, şu anda, yönetim, diplomasi ve hariciye de onların eline geçti. Çoğunu tasfiye ettiler. Tasfiye edilenler sadece ılımlılar değil. Eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif veya eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ki Hamaney'den sonra da aday olanlardan, Hamaney'in yerine geçecek şahıslardan birisiydi. Çoklu radikalleri tasfiye ettiler, kimse inanmıyordu. Devrim Muhafızları farklı düşüncelerden oluşan heterojen bir yapıdır, ancak birbirine kenetlendi. Galibaf'ı öne çıkardılar. Said Celili gibi radikalleri ve hatta ‘’onun imamı’’ dediğimiz Mirbagheri’yi de tasfiye ettiler. Güvenlik Konseyi'ni tamamıyla tasfiye ettiler, yeni şahıslar koydular. İran Milli Televizyonu’nun başındaki adamı “Müzakerelere karşı değil, şu şekilde yayınlar yapacaksın” diye tehdit ettiler.  Devrim Muhafızları'nın haber ajansı Tesnim Haber Ajansı, bunların haber ajansına Said Celili'ye “Sen Keşmiri (eski İran Güvenlik Konseyi'nin yardımcısı) gibisin" dedi. Ki bombalar yapmıştı, İslam Cumhuriyeti Partisi ve Behişti'nin döneminde orada patlamalar olmuştu. Birbirlerine girdiler ve "Ayağınızı birazcık ileri atarsanız biz keseriz. Bizim kırmızı çizgimiz" diye tehdit ettiler ve güçlendiler. Şu anda devlet, hükümet ve her şey Devrim Muhafızları'nın elinde. Sizin de söylediğiniz gibi Pezeşkiyan kırılmış, “Benim elimde hiçbir güç yok. Dışişleri ile görüşeceğim, bir şeyler yapacağım, izin vermiyorsunuz. Ekonomide hiçbir şey elimde değil. Ben sadece kıraathanede gibi oturuyorum orada, okey oynuyoruz" demiş. Gerçekten "Okey oynuyoruz, bizim devlet idaresinde bir dahlimiz yok" demiş.

Ruşen Çakır: Malum, savaşın ilk ânında, ‘’Kürtler kara harekâtına dahil olacak’’ dendi, silahlar verildi, sonra "silahlar iade edilsin" dendi, ortalık karıştı. Ama daha genel olarak baktığımız zaman, orada etnik olarak birtakım rahatsızlıkları olan Kürtler, Beluçlar gibi kesimlere ilgi arttı. Sonuçta rejim daha da sert bir yere gitti. Savaşın böyle sonuçlanması otomatik olarak onların aleyhine sonuçlar doğurur mu?
Reza Talebi: Bence savaşın bu şekilde olması, hatta devam etmesi de İran'da hiçbir şeyi değiştirmezdi. Sorunlar çözülmemişti aslında. Hatta İran'da bir demokrasi gelirse, bu demin bahsettiğiniz sorunlar çözülmezse, biz yine aynı şeyleri yaşayacağız. Mesela ben diğer konularda Kürtlerin meselesine girmiyorum, ancak Kürtler devrimden sonra da vuruldu, kesildi. Mesela devrimden sonra insanlar gittiler, Kasımlo'yla görüştüler, anlaşmalar yapılacaktı. Hatta Kasımlo da "Federal bir İran olsun" diyordu, ancak savaş döneminde orayı epeyce bombaladılar. Saddam'la çalışan Kürtler oldu olabilir, İran'la savaşan Kürtler oldu, olabilir, ayrılıkçı Kürtler var. Ancak oradaki Kürt toplumu onun eziyetini çekti. İran Kürdistan eyaletine gittiğiniz zaman orada yoksulluğu tamamıyla hissedebilirsiniz. Bunlar çözülmedi. Etnikten ziyade, orada bir yatırımınız olmadığı halde bir toplumu gettolaştırıp, kenara iterseniz, yine de bu isyanlar olacaktır, merkeze doğru olacaktır. Çünkü merkezde düşünce hâlâ değişmedi.
Bunun aynısı Araplar için de söz konusu. Petrolün üzerinde oturan Arap kesim var. Karşı tarafta Körfez ülkelerinde Araplar var, petrolleri var, onların durumu bunlardan gayet iyi. Aynı şekilde onların da merkeze bir güvenleri kalmamış. Beluçiler’e baktığınız zaman, ben orada 3 sene sürgün kaldım, sürgün kaldığım yer tam İran'ın güneyindeydi. Orada, hiçbir şey bulamazsınız, kaçakçılıktan başka bir çare yoktur. Adamın benzin kaçakçılığı yapmaktan başka çaresi yoktur. Ancak yeni gelen demokratik bir İran’ın, yeni gelen bir rejimin, bir sistemin bunlara bir çaresi var mı? Yok. Çünkü kafa yapısı hâlâ aynı şekilde. ‘’Merkez daha güçlü olsun, etraftakileri, sadece karınları doyduğu kadar devam ettirelim ve diğer yabancı güçler de bu ortamdan istifade etsin.’’ Bu suçu etniklerin üzerine atmak bence yanlış. Çünkü ortamı siz yaratmışsınız. İdealleri için savaşan biri size figür olamaz. İnsanların karınları aç olduğu, ortam da müsait olduğu zaman, tabii ki bunu MOSSAD, CIA, herkes kullanacak. Ancak o ortamı yaratan sensin, çünkü vatandaşına sahip çıkmamışsın. Tabii ki Amerikalılar da CIA'dir, diğerleri de "Biz de karadan İran'a saldırıyı yaparız" dediler. Ancak Kürtler bu olaya girmedi. Aslında baktığınız zaman "Suriye'de de aynı şekilde oldu bize. Irak'ta da zaten siz bize söz verdiniz, şimdi biz 5 bin kişiyle İran'a gireceğiz, siz yine bizi boşaltacaksınız" dediler. Yanlış veya doğru, onu ben söylemiyorum, ancak Kürtler de Araplar da bu meseleye girmedi. Beluçistan'da birtakım olaylar oldu ancak bu meseleye girmediler. Tabii ki bunun farklı etkenleri de olabilir. Türkiye de olabilir, Haşdi Şabi de olabilir, İran güçleri de olabilir. Ancak Kürtler bu ortamda bu savaşın bir parçası olmadılar. Olabilir miydi?

Ruşen Çakır: Bunun olması beklendi tabii ki. Bir diğer husus, İran'ın hep şikâyet edilen vekalet savaşları. Yani, onun Yemen'de, Filistin'de, Lübnan'da, bir zamana kadar Suriye'de -hâlâ potansiyel olarak Suriye'de olabilir- güçleri kontrol etmesi, onlar üzerinden bölgede bir hegemonya kurma çalışması, İran'a yönelik en büyük kaygılardan birisiydi. Bu defter kapanacak mı yoksa İran yine bir şekilde oraları etkisi altında bulundurmaya devam edecek mi? Başta da konuştuk, Lübnan'a sahip çıkmaya çalışıyor ama birtakım geri adımlar da atıyor. Bölgede bu yaşananlardan sonra, İran, bu vekalet savaşlarını sürdürebilir mi?
Reza Talebi: Bir örnek vereceğim; Said Haccariyan’la siz de görüşmüştünüz. Onun Sobh-e Emruz gazetesi vardı İran'da, bu manşeti attıktan sonra gazeteyi kapattılar. Ahmedinejad'ın yardımcısı Gulam Hüseyin İlham demiş ki: "İran rejimini korumak Mehdi'nin canından da daha önemlidir. Biz Mehdi'yi de feda ederiz, sadece rejimi koruruz" demiş. Bu cümleyi söyleyen vekil gruplarını da rejimi korumak için feda edebilir.

Ruşen Çakır: Bu önemli.
Reza Talebi: Hatta mesela Şiilikte de vardır ki ahkam-ı saneviye derler. İmam, Veli-yi Fakih, "Domuz eti helaldir" dese, helal olabilirdi. Çünkü o, durumumuzu bizden daha iyi biliyor, o, bizi düşünüyor. Lübnan'da bu şekilde geri adım atıldı. O düşünce, o direniş tabii ki bir teneffüse, bir duraklamaya doğru gidebilir, aradan gitmez çünkü toplumlarda da vardır, ancak bunu da feda edebilir. Bu feda etmenin tabii ki bir zemini de var: Lübnan'daki devletin de güçlenmesi lazım. Lübnan'da bir devlet yoktur. Devlet güçsüz halde olduğu zaman aynı gruplar da olacak. Sadece Hizbullah değil, Emel var, Hristiyanların Ketaib'i, Cumeyyil'i var, farklı gruplar var. Devlet güçsüz olduğu sürece, İran, Suudi Arabistan, İsrail, Amerika gibi yabancı güçler bunu kullanacak.
Irak'ta da aynı konu. Irak'ta Amerikalılar “Haşdi Şabi yasası geçmesin” dedi, İran geri adım attı. İran'a yakın olan gruplardan Asaib Ehlil Hak, Haşdi Şabi Sadr'la beraber “Silah bırakırız" dedi. Orada da geri adımı var. Hatta Husiler’de de bunu göreceğiz. Tabii ki orada bir Arap Emirliği etkeni var, Suudi Arabistan'la çatışmalar var, ondan dolayı Suudi Arabistan hem Sudan'da hem de orada İran'la yakınlaştı, orada da geri adım atacak. Ancak bu, bunların direnişi, savaşı gelecek günlerde veya yıllarda bitecek demek değil. Çünkü sorunlar devam ederse yarın başkaları çıkıp farklı bir grup yaratabilir. Şimdi o yaratılan grup İran'a bağlı olacak mı, bağlı olmayacak mı, ideolojisi nedir bilmiyorum, ancak sorun Ortadoğu'da hâlâ devam ediyor.

Ruşen Çakır: Ortadoğu demişken şunu da sorayım: Bu savaş boyunca İran, ABD üsleri gerekçesiyle de olsa Körfez ülkelerine karşı çok ciddi saldırılar yaptı. Zaten arası onlarla çok iyi değildi ama savaşmıyordu. Ortada, Suudi Arabistan'la, Kuveyt'le, Birleşik Arap Emirlikleri'yle, hatta Ürdün’le yaşanmışlıklar var. Onlarla savaşılmış olmasının belki de ilişkileri daha kuvvetlendirme ihtimali mi var, yoksa ben bunun hep bir hafızalarda yer edeceğini düşünüyorum. Benimki tamamen akıl yürütme, ama İran özellikle Körfez ülkeleriyle çok ciddi düşmanlıklar mı edindi?
Reza Talebi: Muhammed el-Magut “Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri helikopter gibiler, sesleri çok ancak yavaş hareket ederler" der. Bunu hakaret için söylemiyorum, yönetim eleştirisi olarak söylüyorum. Körfez ülkeleriyle tabii ki daha büyük bir şekilde çatışan İsrail olmuştur. Ancak şimdi baktığımız zaman, İsrail'in de çoğunlukla özellikle Arap Emirliği veya Mısır’la araları iyidir, idare ediyor, birbirine tahammül ediyorlar. İran’la oluşan başka bir mesele de vardı. İran, ideolojik olarak Irak'la, Suudi Arabistan’da, Suriye'de, Arap Emirliği'nde, Katar'la, Filistin’de, Sudan gibi farklı yerlerde, hatta Afganistan'da ve Pakistan'da da çakışıyorlardı. İran'ın Körfez ülkelerinde azınlık bir Şii bir nüfusu da var.

Ruşen Çakır: Evet, o çok ciddi.
Reza Talebi: Ciddi. Mesela Bahreyn'in çoğunluğu Şiidir, Irak’ın çoğunluğu Şiidir. Suudi Arabistan'ın Dahran dediğimiz, Katif dediğimiz petrol bölgeleri Şiilerden oluşur. Hatta Suudi Arabistan'ın güney bölgeleri, ki Yemen'in orada iddiası var, Ali Abdullah Salih'ten geçici olarak Suudi Arabistan'a verilmiştir, orada da İsmaili ve Zeydi Şiiler vardır. Arap Emirliği'nde de var, bunu her zaman istediği kadar kullanabilir.
İkincisi, İran'ın Körfez ülkeleriyle problemi, bu Şiilik meselesinden ziyade misyonerlikti. Hatta devrim olduktan sonra da İran çok misyoner gönderdi o ülkelere. Şiilerden hariç misyoner ve İran’cı bir takım din adamları devşirdi ve orada da bunu kullandı; pozitiftir ya negatiftir. Tabii ki toplumun ihtiyaçları vardır ancak oradaki olan ideolojik düşünüyor ve ihtiyaçları ideolojik markayla size veriyor. Bu şekilde bunlar devam etti. Bunlar yıllardır çözülmemiş ve çözülmesi de çok zor. Ancak çıkarları da ortaktır. Körfez ülkeleriyle bu hale gelmeleri, Körfez ülkelerine milyarlar dolar zarar verdi ki bazıları da abartı. Mesela Katar çok abarttı, o kadar da değil. "Ben çok zarar gördüm” diyor, ama arkada da görüşüyorlar.  Arap Emirliği'nin uçakları iki gün önce Tahran'a gitmiş. Bunu inkâr ettiler. Tahran'a 12 milyar dolar para vermişler. "Bize saldırmayın, bizi idare edin" diyorlar, ama arkada da bu parayı Tahran'a vermişler. Tahran'da problemimiz var, doğrudur. İran'ın 56 milyar dolar parası Arap Emirliği'nde bloke olmuş ve çok büyük bir uçuk bir rakam var. Arap Emirliği'nde, İran’a ait 570 milyar dolar var, İran istese de bunu kıramaz, çünkü ciddi derecede yıllardır ambargolardan dolayı Arap Emirliği'yle işbirliği yapıyor. İran, Husiler meselesinde istese de istemese de Suudi Arabistan'la bir görüşmeye gidecek. Suudiler de aynı şekilde. Suudiler, Umman'da Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmek için r "Biz de para veririz. Umman'la beraber kontrol edin, bizim de kontrolümüz olsun, bunu da yapalım" dediler.
Bu eksenin içerisinde tabii ki ikisiyle de farklı çatışmalar ve farklı ortak noktalar var. Arap Emirliği’nin hâlâ bir liderlik iddiası var. Mısır'dan bahsetmiyorum, Mısır biraz güçsüz hale geldi. Suudi Arabistan... Bunların içerisinde de bir nevi bir konsensüs yaratmıştı İran. Bunu ne kadar devam ettirebilir? Bunu korkuyla mı devam edecek, Hürmüz'ü kapatmayla mı tehdit edecek yoksa beraber oturup yine de bunu çözecekler mi? Çünkü eskiden, İran'ın Dışişleri Bakanlığı Cevad Zarif'in “Bizim en azından bölgede bir İbrahim Anlaşması’nı değil, bir İsmail Anlaşması'nı sağlamamız lazım. Çocuktan başlayalım ondan sonra babaya, İbrahim'e yetişiriz" sözü vardı. Onu sağlarlarsa tabii ki çok iyi olur.

Ruşen Çakır: Son olarak bir de Türkiye'yi sorayım. Anlaşma haberi gelir gelmez, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan çok memnun olduklarına dair açıklamalar yaptılar, ama ihtiyatlı olduklarını da görüyorum. Sonuçta şu anda savaşın bitmiyor olması, İran'ın belli ölçülerde yara almış olması, Türkiye'nin arzuladığı, hakikaten memnun olduğu bir nokta değil mi? Ama mesela savaştan İran gerçek anlamda tartışmasız bir zaferle çıkmış olsaydı, Ankara o kadar memnun olmazdı sanki.
Reza Talebi: Evet. İran meselesi Ankara'nın elinde bir serçe gibidir; çok sıkarsa ezilir, çok açarsa uçar; onu kontrol etmeye çalışıyor. İran başarılı olursa, Ankara tabii ki bundan memnun olmaz, çünkü geleneksel olarak bir rekabet var. Aynısı İran'da var. Çünkü Suriye'den tutun Irak'tan Pakistan'a, hatta Orta Asya, Kafkasya'ya kadar farklı bölgelerde bir rekabet içerisinde Türkiye’yle. Ancak çok da yenilirse, zayıflarsa, tabii ki oradaki sorunlar da Ankara'ya taşınacaktır ve Ankara'nın müttefiklerine de bölgede de Ankara'nın başına da bela, sorun olabilir. Savaşın oradaki tesirini Ankara'da görebiliriz. Nitekim o şekilde idare etmeye çalışıyor.
Bu sadece Ankara'nın politikası değil. Çin de aynı şekilde. Çin, ‘’İran, en azından Amerika'nın önünde dayansın, direnci o halde kalsın’’ diye o kadar İran'a destek veriyordu ki. Ancak Amerika’nın orada bir başarıya ulaşması için o kadar da geri çekilmiyordu. Rusya da, Çin de. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti hiçbir zaman bölgede stratejik bir ortaklığa doğru gitmemiş, hep taktiksel ortaklığa doğru gitmişti ve bu taktik onu hep ortada bırakmıştır. Bu Türkiye'de de vardı. Türkiye de eskiden bir yandan İhvan'la beraber olurdu, ondan sonra İhvan'ın düşmanlarıyla bir yerde olurdu. Bu reel politik, Türkiye de çok değişken bir hal bulmuştu, olabilirdi. Ancak bu esneklik İran'da yoktur. İran’ın dostlukları ve düşmanlıkları da her zaman ideolojik olurdu. Ancak bu dostluklar ve düşmanlıklar üzerinden stratejik bir ortaklık bulamıyordu. İran şu anda Lübnan'a genel olarak ideolojik bakıyor veyahut sonuna kadar Irak meselesinde bırakmadı. Dostlarını ideolojik olarak hiçbir zaman bırakmadı. Bu doğru, yanlış, o başka bir şey, rejimin düşüncesidir. Hatta rejimin adamlarını, yani Ahmedinejad’ın arkadaşlarını teker teker aldılar, hapishaneye attılar, adam sonuna kadar onların arkasında oldu ve bırakmadı. İran da bu şekilde. Bu reel politik size zararlar da verebilir, yararı da olabilir. Ama siyasete çok da ahlâki bakmak bence doğru değil ki tabii ki ideolojik bakmak da aynı bir çerçevede olur.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reza Bey. Sonunda sizi stüdyoda da ağırladık. Tam da zamanına denk geldi, çok sağ olun.
Reza Talebi: Şeref duydum, teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: İranlı gazeteci Reza Talebi ile çok önemli bir soruyu, "Bu savaştan İran mı kârlı çıktı?" sorusunu tüm boyutlarıyla değerlendirdik. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
28.06.2026 “İlliberal barış”
28.06.2026 Türkiye'de solcu olmak ve solcu kalabilmek mümkün mü?
27.06.2026 Özgür Özel'in Diyarbakır çıkartmasının anlam ve önemi
23.06.2026 Hafta Başı (87): Gündemde hep CHP var | Savaş bitti mi?
21.06.2026 Özgür Özel'in sokakta, çarşıda, pazarda ne işi var?
20.06.2026 Kılıçdaroğlu tabii ki pişman değil
19.06.2026 Erdoğan'ın halefinin kim olacağını tartışmak ne kadar anlamlı?
18.06.2026 CHP’de ihraçlar duracağa benzemiyor
17.06.2026 Savaşı İran mı kazandı? | Reza Talebi ile söyleşi
16.06.2026 Yeni parti için geri sayım başladı
28.06.2026 “İlliberal barış”
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı